AK Parti cephesinden fon krizine ilişkin peş peşe gelen sert açıklamalara Pusula yöneticisinin siyasi geçmişine ait görüntüler de eklendi. Thodex dosyasını hatırlatan tablo şimdi çok daha kritik bir soruyu gündeme getiriyor: SPK ne zaman, ne biliyordu ve neden müdahalede gecikildi?
Fon krizi gündeminde bir tuhaflık var.
Türkiye’de ekonomiyle ilgili bir kriz çıktığında iktidar cephesinden duymaya alışık olduğumuz cümleler aşağı yukarı bellidir:
“Sistem sağlam.”
“Piyasalarımız güçlü.”
“Provokasyonlara itibar etmeyin.”
Ama bu kez başka cümleler duyuyoruz.
Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Oktay Saral, fon krizinin yaklaşık 1 milyon yatırımcıyı ilgilendirdiğini söylüyor ve ardından çok ağır bir cümle kuruyor:
“Ucu nereye giderse gitsin, kime dokunursa dokunsun, gerçekler bütün açıklığıyla ortaya çıkarılmalıdır.”
Eski AK Parti Milletvekili Şamil Tayyar, şirket yöneticilerinin tutuklanmasıyla yetinmiyor, denetlemekle görevli kamu görevlilerini soruyor. Eski AK Parti Milletvekili Metin Külünk ise daha doğrudan:
“Fon krizinin AK Parti’ye ödettiği bedelin farkında mıyız?”
Üç ayrı isim. Üçü de iktidar cephesinden. Üçü de birkaç gün içinde aynı yere işaret ediyor.
Demek ki mesele artık yalnızca birkaç fonun batması değil.
Peki ne?
Bunu anlamak için beş yıl geriye gitmek gerekiyor.
THODEX’TE İZLEDİĞİMİZ FİLM
Nisan 2021...
Kripto para borsası Thodex çöktü.
Kurucusu Faruk Fatih Özer yurt dışına çıktı.
Ve ülke günlerce bir fotoğrafı konuştu.
Özer, dönemin İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ile yan yana gülümsüyordu.
Soylu daha sonra Özer’i tanımadığını, yazılımcı gençlerle yapılan bir görüşmeye bir yakını aracılığıyla katıldığını açıkladı. Doğru da olabilir. Zaten mesele Soylu’nun Özer’i tanıyıp tanımaması değildi.
Mesele şuydu:
O fotoğraf yatırımcıya ne anlatıyordu?
Çünkü Türkiye’de bir bakanla, siyasetçiyle, üst düzey bürokratla yan yana çekilmiş fotoğraf yalnızca bir fotoğraf değildir. Bazen itibar üretir. Bazen referans gibi algılanır. Bazen de güven satar.
Sonrası malum.
Özer yakalandı, Türkiye’ye getirildi, yargılandı ve 11 bin yılı aşan hapis cezasına çarptırıldı. 1 Kasım 2025’te Tekirdağ F Tipi Cezaevi’ndeki hücresinde ölü bulundu.
Ama Thodex’in bıraktığı esas soru hâlâ ortada: Bir insanın parasını teslim ettiği kuruma güvenmesinde siyasi yakınlık görüntüsünün payı var mıydı?
BU KEZ DE FOTOĞRAF VAR
Şimdi gelelim bugüne. Çünkü fotoğraf değişiyor ama hikâye pek değişmiyor.
Fon krizinin merkezindeki Pusula Portföy’ün Yönetim Kurulu Başkanı Muhammed Yarız’ın geçmişine ilişkin görüntüler ortaya çıktı.
Gazetelere yansıyan haberlere göre Yarız, 2021 yılında AK Parti İstanbul Gençlik Kolları Yedek Yönetim Kurulu üyesiydi. Haberde Yarız’ın AK Parti bayrakları asarken çekilmiş görüntülerine de yer verildi.
Şimdi burada bir parantez açalım.
AK Parti üyesi olmak suç değil. Gençlik kollarında görev yapmak suç değil. Parti bayrağı asmak hiç değil.
Bir siyasetçiyle fotoğraf çektirmek de kimsenin herhangi bir suça karıştığının kanıtı olamaz.
Ama bizim meselemiz zaten bu değil.
Meselemiz yine aynı: Bu görüntü yatırımcıya ne anlatıyor?
Çünkü Türkiye’de siyasi yakınlığın görüntüsü de bir çeşit güven sermayesine dönüşebiliyor.
Küçük yatırımcı fonun içindeki hisselerin likiditesini hesaplamıyor. Şirketlerin fiili dolaşımdaki pay oranlarını incelemiyor. Fonun hangi hissede ne kadar yoğunlaştığını bilmiyor.
Ama fotoğrafı görüyor. Siyasi geçmişi görüyor. “Yerli ve milli” söylemini duyuyor. Sonra zihninde çok basit bir denklem kuruluyor: “Bunlar bu kadar yakındaysa bir şey olmaz.”
İşte tehlikeli olan tam da bu.
Thodex’te bir bakanla çekilmiş fotoğraf vardı.
Bugün Pusula’nın yöneticisinin AK Parti Gençlik Kolları geçmişi ve parti bayraklarıyla görüntüleri konuşuluyor. Ama arada çok önemli bir fark var. Thodex kripto piyasasındaydı.
Pusula ve diğer fonlar ise devletin düzenlediği sermaye piyasasının içindeydi.
BU KEZ “DENETİM YOKTU” DENİLEMEZ
Bence bütün hikâyenin kırıldığı yer burası. Thodex döneminde “Kripto piyasası düzenlenmemişti” denilebilirdi. Bugün denilemez. Çünkü burada SPK var. TEFAS var. Saklama kuruluşları var. Aracı kurumlar var. Takasbank var. MKK var. Borsa İstanbul var. Finansal İstikrar Komitesi var.
Yani baştan sona düzenlenmiş bir piyasanın içindeyiz.
Eylül ortasında bazı fonların yatırımcıların para çekme taleplerini karşılamakta zorlanmasıyla başlayan kriz, Borsa İstanbul’a da sıçradı.
SPK, yedi portföy şirketinin fonlarına müdahale etti ve 131 fon için tasfiye süreci başlatıldı. Reuters’ın aktardığı verilere göre söz konusu fonlarda yaklaşık 353 bin yatırımcı ve 18 milyar doların üzerinde varlık bulunuyordu.
Bakın, burada iki ayrı rakam var.
Oktay Saral krizin yaklaşık 1 milyon yatırımcıyı “ilgilendirdiğini” söylüyor. Tasfiyeye alınan fonlar için aktarılan sayı ise yaklaşık 353 bin yatırımcı. Dolayısıyla “1 milyon mağdur” demek yerine bu ayrımı yapmak gerekiyor. Ama sayı 353 bin olmuş, 1 milyon olmuş...
Asıl soru değişmiyor:
Bu noktaya nasıl gelindi?
SPK BAZI ŞEYLERİ ZATEN BİLİYORDU
Bence dosyanın en önemli kısmı burası.
Çünkü bugün “Ne oldu?” diye konuştuğumuz bazı şirket ve yöneticiler SPK’nın radarına dün girmedi.
SPK, 17 Eylül’de Katılımevim, Gündoğdu Gıda ve Destek Finans Faktoring hisselerindeki işlemler nedeniyle 38 kişi hakkında suç duyurusunda bulundu ve iki yıllık işlem yasağı kararı aldı.
Pusula Portföy’e de işlem yasağı getirildi; şirket yöneticilerinden bazıları savcılığa bildirilen isimler arasındaydı. O halde artık başka bir soru sormak gerekiyor:
SPK ne zaman biliyordu?
Daha doğrusu:
Ne biliyordu?
Ne zaman öğrendi?
Öğrendiğinde ne yaptı?
Yaptığı müdahale yeterli miydi?
Ve müdahale yeterli değilse bu yapılar nasıl büyümeye devam etti?
İşte Şamil Tayyar’ın “Kamu görevlilerinin hiç mi sorumluluğu yok?” sorusu tam burada anlam kazanıyor.
Çünkü şirket yöneticilerini tutuklamak kolay.
Asıl zor olan, denetim zincirini geriye doğru takip etmek.
PARA KAZANIRKEN KİMSE “BU NASIL OLUYOR?” DEMEDİ Mİ?
Reuters’ın aktardığı tablo oldukça açık.
Sorun yaşayan bazı fonlar, likiditesi düşük ve fiili dolaşımı sınırlı hisselerde yoğunlaşmıştı. Yatırımcı çıkışı başlayınca bu hisseleri aynı hızla satmak mümkün olmadı. Para bulmak için daha likit hisselerde satış başladı. Satış satış doğurdu.
BIST 100 sert düştü.
Devre kesiciler çalıştı.
Devlet müdahale etti.
Fakat bütün bunlar bir gecede olmadı.
Fonlar bir gecede büyümedi.
O hisseler bir gecede portföylere girmedi. Risk bir gecede oluşmadı.
O halde tekrar soruyorum:
Para kazanılırken kimse “Bu nasıl oluyor?” diye sormadı mı? Getiriler yükselirken neden kimsenin aklına risk gelmedi?
Fonlar büyürken neden alarm çalmadı? Yatırımcı çıkmak isteyince mi sistemin likidite sorunu olduğu anlaşıldı?
THODEX’LE AYNI FİLM Mİ?
Bire bir aynı değil.
Hatta çok önemli bir fark var.
Thodex düzenleme dışındaki kripto dünyasında büyüdü.
Burada ise insanlar paralarını SPK denetimindeki, TEFAS üzerinden işlem gören fonlara yatırdı.
Yani yatırımcıya satılan şey yalnızca yüksek getiri değildi.
Bir anlamda “denetleniyor” duygusu da satıldı.
Bu nedenle bugünkü kriz yalnızca para kaybı meselesi değil.
Kuruma duyulan güven meselesi. Oktay Saral’ın açıklamasında da en dikkat çekici bölüm zaten bu:
“Asıl mesele, milletimizin alın teriyle biriktirdiği parasına ve finansal sisteme duyduğu güvendir.”
Doğru.
Mesele tam olarak güven.
Ama o zaman güvenin nasıl kaybolduğunu da sormak gerekiyor.
AK PARTİ’DEKİ TELAŞIN NEDENİ DE BURADA
Peki Thodex döneminde duymadığımız “Ucu nereye giderse gitsin” cümlesini bugün neden duyuyoruz?
Bence nedeni basit.
Bu kez yara başka yerde.
Metin Külünk bunu zaten açıkça söylüyor:
Fon krizi AK Parti’ye bedel ödetiyor.
Çünkü mesele artık “kriptoya para yatırmış birkaç maceracı yatırımcı” diye geçiştirilebilecek bir mesele değil.
Esnaf var.
Memur var.
Emekli var.
Yıllarca mevduatta tuttuğu parasını yatırım fonuna aktaran insanlar var. Ve bu insanlar şimdi aynı soruyu soruyor:
“Devletin denetlediği yere de güvenmeyeceksek nereye güveneceğiz?”
Asıl siyasi risk burada. Çünkü ekonomik kayıp bir süre sonra telafi edilebilir ama güven kaybolduğunda yerine koymak o kadar kolay değildir.
“ERDOĞAN’I YIPRATMASINLAR” REFLEKSİ
Bir başka ayrıntı da dikkat çekici.
Oktay Saral bir taraftan:
“Ucu nereye giderse gitsin” diyor.
Ama hemen ardından bu meselenin Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı yıpratmak amacıyla kullanılmaması gerektiğini özellikle vurguluyor.
İşte tam burada duruyorum.
Çünkü daha soruşturmanın ucu nereye gidecek bilmiyoruz.
Fakat daha ilk açıklamada Cumhurbaşkanı’nı bu tartışmanın dışında tutma ihtiyacı hissediliyorsa, ortada yalnızca finansal değil siyasi bir hassasiyet olduğu da açık.
Bunun anlamı “siyasi koruma vardı” demek değildir.
Bunu söylemek için elimizde delil yok.
Ama şu soruyu sormak gazetecinin görevi:
Bu kadar erken başlayan siyasi savunma refleksinin nedeni ne?
ŞİMDİ SÖZLERİN SINAVI BAŞLIYOR
Saral, “Ucu nereye giderse gitsin...” dedi.
Tayyar; kamu görevlilerini sordu.
Külünk, AK Parti’nin ödediği bedeli gündeme getirdi.
Bu sözler artık kayıtta.
Şimdi bakalım gerçekten ucu nereye giderse gitsin gidilecek mi?
Soruşturma yalnızca fon yöneticilerinde mi kalacak?
Portföy yönetim şirketlerinden saklama kuruluşlarına uzanacak mı?
Borsa İstanbul’daki işlemler incelenecek mi?
SPK’nın ne zaman hangi bilgiye sahip olduğu ortaya çıkarılacak mı?
Daha önce verilen cezalar, işlem yasakları ve yapılan suç duyurularının ardından ne yapıldığı araştırılacak mı?
Ve en önemlisi:
Kim, ne zaman, ne biliyordu?
Çünkü mesele artık sadece kasadan ne çıktığı değil.
Kasanın kapağının bu kadar uzun süre nasıl açık kalabildiği.
Thodex’te fotoğrafı konuştuk.
Bugün yine fotoğrafları konuşuyoruz.
Ama belki de bu kez fotoğraftaki insanlara değil, fotoğrafın arkasındaki sisteme bakmanın zamanı.
Çünkü bu ülkede vurgunların adı değişiyor.
Vitrin değişiyor.
Aktörler değişiyor.
Ama sıradan vatandaşa kesilen fatura nedense hiç değişmiyor.





Kaynak: Yeni Çağ Gazetesi — https://www.yenicaggazetesi.com/thodexte-fotograf-vardi-fon-krizinde-de-cikti-ucu-nereye-kime-kadar-gidecek-1074505h.htm
