Tuz örneğiyle başlayan düşünce yolculuğu, nesneyi bilmekten kendini bilmeye ve sonunda özbilinç ile özgürlük sorununa uzanıyor.

Hegel’in Türkçeye “Tinin Fenomenolojisi” olarak çevrilen eseri bilinç felsefesinin baş yapıtlarından biridir.

Hegel, fenomenolojide duyusal kesinlik, algı, kuvvet ve anlama gibi epistemolojik (bilgi temelli) analizlerden efendi-köle diyalektiği gibi sosyal-ontolojik (varlık ve toplumsallık temelli) bir yapıya geçiş yapar. Bu geçişin neden yapıldığını anlamak önemlidir.

Özet geçeyim: Duyusal kesinlikte bilinç nesneye en saf haliyle yönelir ama “şu şey” dediği anda onu genelleştirir ve doğrudanlığı kaybeder. “Şu gördüğüm nedir, kesin midir?” Dediğimde hiçbir şey fark etmesem sadece bir bakış açısı üzerinden, öznel olarak bunu deneyimlediğimi fark etmem bile duyumsanın kesinliğine zarar verir.

Bu aşamadan sonra bilinç nesneleri artık özellikler toplamı olarak algılar. Beyaz, hafif, ılık gibi. Ancak burada da bir çelişki ortaya çıkar: Özellikler nesneye mi ait yoksa bilince mi? Algılamada da bir çelişki karşısındayızdır.

ANLAMA YETİSİ

Hegel’in tuz örneğini hatırlayalım: Beyazlık, acılık, kübiklik bunlar nasıl birbirlerini etkilemeden tuz denilen ortamda bulunuyorlar? Bu soruyu sorduğumuz an anlama yetisine geçiş yapıp diyoruz ki kuvvet diye bir şey var ve bunları bir arada tutuyor.

Ancak şunu diyebilirim: Gözle görülmeyen bu kuvvet denilen şeye ben nasıl geçiş yaptım ya hu? Bilinç, duyumsama ve algıyı aşarak geçiş yaptı. Tam bu aşamada aslında bir bilincim olduğunu fark ediyorum ve bu noktada, “Bilinç nedir?” benim sorunum haline geliyor. Tuzu dert ediniyordum şimdi bilinci merak ediyorum. Tuzu merak edince bilim üzerine düşünüyoruz, tuzu merak edeni merak edince bilinç üzerine düşünüyoruz.

Bu düşünmelerde başından beri yapılan şey aslında felsefedir. Doğa felsefesinden bilinç felsefesine geçiş yapıldı yalnızca.

Bilincin nesneyle ilişkisinde yani tuzla ilişkimde, “Ben bir bilincim” dedim ama bunu onaylatmam lazım. Bir bilinç olduğumu tuz onaylayamaz. Tuz, “Sen bilinçsin evet!” diyemez, tuzun kendinden haberi yok. Peki ne lazım? Bir başka bilinç yani öteki insanın bilinci… Fenomonolojide mesele artık nesneyi bilmek değil kendini bilmek olur.

“Ben bilincim ve bunu biliyorum” dedim ama bu farkındalık soyut bir farkındalık. Somut olabilmesi için bir başka bilince bunu doğrulatması lazım. Hegel’in bu aşamada ana fikri, “Özbilinç ancak başka bir özbilinç aracılığıyla kendini tanıyabilir”dir.

EFENDİ VE KÖLE

Tuzdan özbilince zorunlu olarak yaptığımız bu geçişte bizi efendi-köle diyalektiği karşılar.Sorun, “beni tanı” sorunudur. Efendi, efendiliğinin onayı için bir köleye gereksinim duyuyor, köle de bir köle olabilmek için efendinin onayına muhtaç. Başlangıçta efendi avantajlı ve özgür gibi görünse de durum pek öyle değildir. Efendinin özgürlüğü sözde bir özgürlüktür. Kendisine onay veren kişi özgür biri değildir, özgürleşse belki de karşısındaki kişiyi onaylamayacaktır.

Köle çalışmak, emeğiyle toprağı dönüştürmek gibi bir avantaja sahiptir. Emek yoluyla doğayı dönüştürmek, kendi varlığını dışsallaştırmaktır. Efendi kendi emeğiyle dünyaya temas etmeyen, pratik dönüşüm yaşamayanken köle kendini tanımaya daha yakındır.Özbilince giden yolda çalışmak yaşamsal önem taşır. Efendi-köle arasındaki gerilim ve çatışmadan kim galip çıkarsa özbilince ve dolayısıyla özgürlüğe doğru somut adımı o atacaktır.

Tuzla başlayan fenomenoloji yolculuğu burada bitmez. Efendi – köle diyalektiğinin alt başlıklarından sonra Hegel bilincin uğrayacağı tüm uğrakları bize titizlikle gösterir.

Hegel’in tuzu

Kaynak: Cumhuriyet Gazetesi — https://www.cumhuriyet.com.tr/cumhuriyet-pazar/hegel-in-tuzu-2543548