Yazar Hakkı Öznur, kaleme aldığı yazısında merhum BBP Lideri Muhsin Yazıcıoğlu’nun 28 Şubat’tan 27 Nisan e-Muhtırası’na uzanan süreçteki duruşunu aktardı. Öznur; Yazıcıoğlu’nun askeri vesayete, 367 krizine ve Ergenekon sürecindeki kumpas odaklarına karşı sivil siyaseti savunduğunu vurguladı.
Yazar Hakkı Öznur'un kaleminden çıkan ve 28 Şubat sürecinden Ergenekon davalarına kadar Türkiye'nin kritik siyasi eşiklerini ele alan değerlendirme, merhum Büyük Birlik Partisi (BBP) Lideri Muhsin Yazıcıoğlu’nun askeri vesayete, kumpas davalarına ve anti-demokratik müdahalelere karşı sergilediği tutumu ortaya koyuyor.
Yazar Hakkı Öznur’un aktardığı iddialara ve siyasi analizlere göre, Türkiye’nin demokrasi mücadelesinde merhum BBP Lideri Muhsin Yazıcıoğlu’nun tutumu, 28 Şubat 1997 sürecinden 27 Nisan 2007 e-Muhtırası’na kadar belirleyici bir rol oynamıştır. Öznur, kaleme aldığı yazısında, dönemin siyasi gelişmelerini ve Yazıcıoğlu'nun vesayet odaklarına karşı duruşunu şu iddia ve değerlendirmelerle ele almaktadır:
28 ŞUBAT SÜRECİ VE "MİLLİ İRADE" VURGUSU
Öznur'un iddialarına göre, 28 Şubat 1997 sürecinde Sincan’da tankların yürütülmesi ve Batı Çalışma Grubu (BÇG) gibi yapılanmaların devreye girmesi, ordu içerisindeki vesayetçi çevrelerin anti-demokratik hamleleri olarak nitelendirilmektedir. Yazıda; dönemin Genelkurmay 2. Başkanı Çevik Bir ve ekibinin başını çektiği bu yapıya karşı BBP Lideri Muhsin Yazıcıoğlu'nun, “Namlusunu milletine çevirmiş tanka selam durmam” ve “Türkiye’nin Suriye yapılmasına izin vermem” diyerek kışla dışına çıkan askeri müdahalelere en sert tepkiyi gösteren siyasi lider olduğu savunulmaktadır. Öznur, Yazıcıoğlu’nun bu tavrıyla sivil siyasete ve milli iradeye sahip çıktığını ifade etmektedir.
2007 CUMHURBAŞKANLIĞI KRİZİNDE (367 KESİNTİSİ) VE E-MUHTIRA TAVRI
Yazıda, 2007 yılında yaşanan Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecindeki "367 krizi" ve 27 Nisan e-Muhtırası da geniş yer bulmaktadır. Hakkı Öznur'un iddiasına göre, Sabih Kanadoğlu'nun ortaya attığı 367 toplantı yeter sayısı tezinin ardından tırmanan gerilimde, dönemin Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt tarafından yayınlanan e-muhtıraya karşı ilk net duruşu Muhsin Yazıcıoğlu sergilemiştir. Öznur; Yazıcıoğlu'nun, iktidar partisinden ve diğer muhalefet liderlerinden önce açıklama yaparak gece yarısı bildirisini gayrimeşru ilan ettiğini ve TBMM’yi işlevsiz kılmaya yönelik adımlara karşı durduğunu öne sürmektedir. Ayrıca, MHP ile birlikte BBP’nin Meclis zeminini ve sivil iradeyi destekleyen adımlarının krizin aşılmasında tarihi bir rol oynadığı iddia edilmektedir.
Öznur yazısında, 2007 Nisan ayında, Cumhurbaşkanlığı ile ilgili yaşanan anti demokratik 367 krizini yaşanan kaos ortamını, orduyu darbeye çağıran militarist çevreleri, ardından Genelkurmay tarafından sivil siyasete müdahale eden 27 Nisan 2007 E- Muhtırasını ve bütün bu yaşanan siyasi gerilimde BBP lideri Muhsin Yazıcıoğlu’nun Genelkurmay’ın verdiği antidemokratik bildiriye ilk karşı koyan lider olduğunu Başbakan Erdoğan’dan bile önce faşist muhtıraya net bir tavır ortaya koyarak demokrasiden ve milli iradeden yana tavır koyduğunu anlatmıştır. Yine açıklamasında Cumhurbaşkanlığı krizinin aşılmasında BBP ve MHP’nin tarihi rolü olduğunu yoksa ülkenin daha büyük kaoslara sürükleneceğini ifade etmiştir.
Öznur ayrıca bugün Mahkemelerin verdiği karar ile çöken tam bir kumpas davası olan Ergenekon davasında Muhsin Yazıcıoğlu’nun hem iktidarı hem Ana muhalefeti kendinizi “bu davada Savcı veya Avukat yerine koymayın” diyerek uyardığını ancak bu davada sapla samanın bilinçli olarak karıştırıldığını ifade etmiştir.
AKP hükümetinin 2007 -2013 arası destek verdiği 15 Temmuz 2016 hain kalkışmadan önce kaçan bugün Alman derin devletinin himayesinde olan firari sözde savcı , Cemaat mensubu Zekeriya Öz başta olmak üzere onun gibi kriptoların davayı sulandırdıklarını, davayı özünden uzaklaştırdıklarımı başta TSK olmak üzere milli ve yerli olan insanlara kumpaslar kurduklarını ve Muhsin Yazıcıoğlu’nun o süreçte kumpaslara karşı çıktığını ülkeyi kaosa sürüklemek isteyen çevrelerle mücadele ettiğini, Yazıcıoğlu’nun konuşmalarına ve açıklamalarına yer vererek te belgelerle olaylarla anlatmıştır.
Hakkı Öznur’un dün yayınladığı açıklamanın devam olan yazısının İkinci Bölümü:
MUHSİN YAZICIOĞLU MİLLİ İRADEYE SAHİP ÇIKTI, DEMOKRASİYİ SAVUNDU
Önce şunları iyi bilmek lazım : Türkiye’nin demokrasi ve demokratikleşme serüveni, uğradığı beş ayrı askeri darbe ve müdahale, yakın zamanda gördüğümüz “post modern darbe”,(28 Şubat 1997), e-muhtıra bir gece yarısı gelen “e-muhtıra” (27 Nisan 2007)ve ardından yaşanan “15 Temmuz 2016 hain kalkışması” ile hâlâ sancılı bir şekilde devam ediyor.
Yakın çağ siyasi tarihimize baktığımızda ülkemiz, 27 Mayıs, 12 Eylül gibi iki askeri darbe, 12 Mart’ta da yarı darbe (memorandum) gördü. 22 Şubat 1962, 21 Mayıs 1963’te Albay Talat Aydemir’in liderliğinde kalkışma girişimlerini yaşadı. Albay Talat Aydemir’in liderliğindeki 22 Şubat-21 Mayıs ayaklanmaları olarak geçen kalkışmalar, kalkışmaya kalkanların ilk defa idam edildiği girişimler olarak yerini almaktadır.
76 yıl önce başlayan demokratikleşme süreci; devletçi seçkinler tarafından desteklenen askeri ve bürokratik vesayet odaklarının başarılı, başarısız, post modern ve e-muhtıra şeklinde gerçekleşen darbe ve darbe girişimleriyle inişli çıkışlı bir grafik ortaya koymuştur.
15 Temmuz 2016 Cuma günü, Türkiye’de parlamenter demokrasi kesintiye uğratılmak istendi. 15-16 Temmuz 2016 tarihleri arasında TSK bünyesinde yer alan ve kendilerini “Yurtta Sulh Konseyi” olarak tanımlayan cuntaya bağlı askerler, kalkışmada bulunmuşlardır. Millet ve demokrasi düşmanı bu hain kalkışma, 12 Eylül 1980 askerî darbesinin ardından 36 yıl sonra gerçekleştirilmiş olan ilk doğrudan teşebbüs olarak kayıtlara geçmiştir.
1965-70 arasında TSK içinde kurulan Sol/MDD’ci cuntalarla 28 Şubat sürecinde Genelkurmay karargâhında Org. Çevik Bir ve Erol Özkasnak’ın kurduğu demokrasi ve milli irade düşmanı hukuk dışı yapılanma zihniyet olarak birbirinden farklı değildir. Milli Demokratik Devrim’ci (MDD) radikal subaylarla, 28 Şubat sürecinde “BATI ÇALIŞMA GRUBU” kuran radikal subaylar aynı siyasal zihniyete mensuplardır.
9 Mart 1971 günü, Hava Kuvvetleri karargâhında devrim toplantıları yapan, devrim kabinesi hazırlayan, “Devrimci Çalışma Meclisi”, demokrasiye ‘balyoz’ vurmak isteyen anti-Parlamentarist radikal subaylarla, 2003 Mart’ında 1. Ordu’da yine “Darbe” planları hazırlayanlar arasında zihniyet farkı yoktur. 9 Mart 1971 günü MDD’ci darbe yapmak isteyen generallerin en radikallerinden Tümgeneral Celil Gürkan’ın aynadaki yansıması 2003 sürecinde Org. Çetin Doğan’dır.
9 Mart cuntası, 28 Şubat’ta, E- muhtırada ( 27 Nisan 2007) hortlamıştır. 12 Mart öncesi Hava, Kara ve Deniz Kuvvetlerinde kurulan “BATUR ÇALIŞMA GRUBU” ile (12 Eylül öncesi) Temmuz 1978’de Genelkurmay’da kurulan “SALTIK ÇALIŞMA GRUBU” 28 Şubat’ta TSK içinde kurulan “BATI ÇALIŞMA GRUBU” ve devamında Birinci Orduda kurulan “DOĞU ÇALIŞMA GRUBU” arasında hiçbir fark yoktur.
12 Mart öncesi, darbe şartlarını olgunlaştırmak için, “Anıtkabir’in bombalanmasını” bile planlayan MDD’ci sol cuntalarla, 15 Temmuz 2016 kalkışmasında “ÖZEL HAREKET MERKEZİ”ni bombalayarak 50 vatan evladını şehit eden vatan hainleri arasında hiçbir fark yoktur.
Muhsin Yazıcıoğlu, 12 Eylül sürecini takip eden “1993 Örtülü Darbe’sinde” bu sürecin devamı olan 28 Şubat ve sonrasında yine demokrasiye ve millî iradeye sahip çıkarak, Türk demokrasi ve siyasi tarihine yiğit bir lider, gerçek bir ‘siyaset ve devlet adamı’ olarak geçmişti.
Örtülü darbe süreci (93 süreci karanlık yıl 1993) 28 Şubat ve E- muhtıra sürecinin de çok iyi bilinmesi lazım. Bu süreçte siyasete dışarıdan müdahaleler vardı. Yine Türk siyaseti küresel bir plan dahilinde dizayn edilmeye çalışılıyordu. Muhsin Yazıcıoğlu bu süreçte de demokrasiyi milli iradeyi savundu.
MUHSİN YAZICIOĞLU: NAMLUSUNU MİLLETİNE ÇEVİRMİŞ TANKA SELAM DURMAM
4 Şubat 1997’de Sincan’da yürütülen tanklar için Genelkurmay Karargahı’na en sert tepkiyi Şehit derimiz Muhsin Yazıcıoğlu gösterdi. Milletin adamı, demokrasi savunucusu. Muhsin Yazıcıoğlu askeri vesayet peşinde koşan çevreleri şu tarihe geçen sözleriyle uyardı “Namlusunu milletine çevirmiş bir tankı asla alkışlamam”. Bu sözleri de 7 Şubat 1997 tarihli Gündüz gazetesinde manşetten verildi.
Statükocularla, ordu içindeki mezhepçi sol cuntaların otoriter BAAS’çı zihniyete sahip bir askerî darbe yapıp yönetime el koymaya çalıştıkları karanlık 28 Şubat sürecinde millî irade ve demokrasi düşmanlarına dikilmiş, demokratik sisteme sahip çıkmıştı.
Muhsin Yazıcıoğlu, askeri vesayete ve onun her türlü iş birlikçilerine şunları söylüyordu: “Siyaset, siyasetçilerin işidir, askerlerin değil. Demokrasilerde ordunun yeri kışladır.”
BBP lideri Muhsin Yazıcıoğlu askeri vesayete ve onun her türlü işbirlikçilerine şunları söylüyordu: “Sivil siyasete ordu karışamaz. Genelkurmay karargahı milli güvenliğimizle ilgilenmelidir, siyasetle değil. Siyaset siyasetçilerin işidir, askerlerin değil. Demokrasilerde Ordunun yeri kışladır.”
12 Haziran 1997 günü Başbakanlık konutunda bir araya gelen Başbakan Necmettin Erbakan Yardımcısı Tansu Çiller ve Muhsin Yazıcıoğlu, aldıkları askeri müdahale duyumlarını konuşuyorlardı. DYP lideri ve Başbakan Yardımcısı Tansu Çiller’e göre, 13 Haziran’da askerler, darbe yapacaktı.
Muhsin Yazıcıoğlu bu toplantının hemen ardından Başbakanlık binası önünde bekleyen gazetecilerin darbe sorularını cevaplandırırken, bir takım yerlere anında ulaşan, adrese teslim öyle bir söz söylüyordu ki, demokrasi ve milli irade düşmanı ordu içinde MDD’ci (Milli Demokratik Devrim), mezhepçi zihniyetin oyununu bozuyor, hamlelerini boşa çıkarıyordu.
Askeri darbe ile yönetime el koyup, BAAS’çı/Nusayrici bir dikta rejimi kurma çabalarına; “Türkiye, İran olmayacak, Cezayir olmayacak. Suriye yapılmasına da biz asla müsaade etmeyeceğiz” diyerek karşı çıkıyordu. BAAS rejimi peşinde koşan Laikçi – Faşistlere, Neomaoculara, kartel medyasına, askeri darbeye çağıran sivil ihtilal kuvvetlerine meydan okuyan tek liderdi.
Bu tarihi söz ve çıkış, Genelkurmay karargâhında bile yankı bulmuş, toplumun birçok kesiminden büyük destek almıştı. Muhsin Başkan, ilkeli siyaseti, dik duruşu ve yiğit tavrıyla 28 Şubat aktörlerinin, küresel baronların, karanlık, oyununu bozmuş, ordu içindeki cuntalara geri adım attırmış, birçok çevreye göre ise; 28 Şubat sürecinde Türkiye’yi mezhepçi Sol BAAS zihniyetli bir askeri darbeden kurtarmıştı.
2005-2008 sürecinde yine demokrasi dışı arayışlar vardı Askeri vesayeti savunan milli iradeyi tanımayan Baas zihniyetli bir takım odaklar hem TSK içinde çalışmalar yürütüyordu. Öte yandan militarist zihniyetli demokrasi düşmanı tek parti özlemcisi darbe peşinde koşan sivil ihtilal kuvvetleri vardı.
12 Eylül öncesi, Washington ile Pentagon ile CIA ile bağlantılı “Saltık Çalışma Grubu” vardı. 12 Eylül sonrasında da devlet içerisinde küresel emperyalizm ile istihbarat örgütleriyle ilişkili, bağlantılı, örgütlü yapıların olduğu bir gerçektir. 28 Şubat sürecinde ‘BAAS’ zihniyetli, millet ve demokrasi düşmanı karanlık bir güruh, ordu içinde cirit atıyor, hukuk dışı, faşist BÇG’yi (Batı Çalışma Grubu) kurmuştur. 2000-2006 arasında yine TSK içinde BAAS zihniyetli (Doğu Çalışma Grubu) kurulmuştur.
NİSAN 2007 YILINDA MEYDANA GELEN 367 KRİZİ VE OLUŞTURALAN KAOS ORTAMI
Demokrasi düşmanları sistemli planlı ve programlı çalışma yürütüyorlardı. Bu süreçte, suikastler meydana gelirken demokratik hayatı etkileyen 367 krizi de yaşanmıştı. 2000 yılında 10. Cumhurbaşkanı seçilen Ahmet Necdet Sezer'in görev süresi 16 Mayıs 2007'de doluyordu.
Aylar öncesinden yapılmaya başlanan ‘’Cumhuriyet Mitingleri’’ ile ortamı iyice geren vesayetçi çevreler, Yargıtay Eski Başsavcısı Sabih Kanadoğlu’nun 26 Aralık 2006 günü Cumhuriyet gazetesinde yayınladığı yazı ile büyük bir moral kazanmaya başlamışlardı.
Kanadoğlu bu yazısında 367 sayısının sadece ilk iki tur için Cumhurbaşkanı seçilmeye yeter sayı olmadığını, aynı zamanda Cumhurbaşkanını seçmek için toplanacak TBMM’nin toplanmak için de gerekli olan sayı olduğunu söylemişti. Bu görüş Cumhurbaşkanlığı seçimi sırasında çaresiz bir duruma düşecek ve AK Parti’nin seçeceği aday karşısında eli-kolu bağlı bir durumda seyretmek zorunda kalacak CHP, devletin derin katmanlarında konuşlanan yapılar ve aşırı sol radikal çevreler için de adeta bir can simidi olmuştu.
Ana Muhalefet Partisi olan CHP’nin Genel Başkanı Deniz Baykal, Sabih Kanadoğlu’nun görüşlerinin ciddiye alınması gerektiğini, eğer uzlaşma olmadan iktidar partisinin kendi adayını çıkararak seçime gidilmesi durumunda oylamalara katılmayacaklarını ve 367 tartışmalarının bu açıdan çok önemli olduğunu söyledi.
GENELKURMAY DEVREYE GİREREK SİVİL SİYASETE MÜDAHALE EDİYORDU
12 Nisan 2007’de bir basın açıklaması yapan Genel Kurmay Başkanı Org. Yaşar Büyükanıt ise, bu konuda sorulan bir soruya verdiği cevapta, “Cumhurbaşkanı seçilecek kişinin, cumhuriyetin değerlerini ve laikliği sözde değil, özde benimseyen bir kişi’’ olması gerektiğini belirtmiş ve bazı çevrelere mesaj göndermişti. Böylece Silahlı Kuvvetler de bu açıklamalar ile yaşanan bu tartışmaların merkez noktasındaki yerini almaya başlamıştı.
Oysa Anayasa’nın 102. Maddesine göre Cumhurbaşkanlığı seçilmek için bir adayın ilk iki turda nitelikli çoğunluk olan 367 oy, 3 ve 4. Turda ise salt çoğunluk olan 276 oy almasının yeterli olduğunu ifade ediyordu.
2007'de 11. Cumhurbaşkanlığı için AKP’nin Abdullah Gül'ü aday yapacağı bilgisini kulislere yansıması, bazı çevrelerce tepkiyle karşılandı Bu süreçte, dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt'ın, cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesi 12 Nisan'da beraberindeki kuvvet komutanlarıyla düzenlediği basın bilgilendirme toplantısında sarf ettiği "Cumhurbaşkanı Cumhuriyet'e sözde değil, özde bağlı olmalıdır" sözleri tartışmaların odağına oturdu. Büyükşehirlerde, cumhurbaşkanlığı seçimleri bahane edilerek düzenlenen "Cumhuriyet mitingleri"nde, Gül'ün cumhurbaşkanlığına karşı çıkıldı
TBMM'ye cumhurbaşkanlığı adaylığı için son başvuru tarihi 25 Nisan, ilk tur oylama günü ise 27 Nisan olarak belirlendi. AKP bu tartışmalar arasında Kayseri Milletvekili Abdullah Gül’ü Cumhurbaşkanlığı için aday olarak teklif etti. Bu arada AKP Ankara Milletvekili Ersönmez Yarbay, Cumhurbaşkanlığı için adaylık başvurusunda bulunmuş, ancak ilk turun ardından adaylıktan vazgeçmişti.
Dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan da aylarca süren spekülasyonların ardından aday olmamaya karar verdi. Erdoğan, Büyükanıt'ın sözlerinden birkaç gün sonra Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) Meclis Grup Toplantısı'nda Gül'ün adaylığını şu sözlerle açıkladı.
"Yaptığımız değerlendirmeler neticesinde bir isim ortaya çıkmıştır. Bu isim de bugüne kadar beraber bu yılda olduğumuz, bu hareketi beraber kurduğumuz Abdullah Gül kardeşimdir."
İlk tur oylama 27 Nisan 2007'de yapıldı. O dönem mecliste iki parti vardı, CHP ve AKP. CHP oylamaya katılmadı. Toplam 357 oy kullanılırken, Abdullah Gül 352 oy aldı. Oylamanın hemen ardından CHP "367 iddiasıyla" seçimi Anayasa Mahkemesi'ne götürdü.
ANAP ve DYP ise bu süreçte CHP ile birlikte hareket etti. ANAP Genel Başkanı Erkan Mumcu ve DYP Genel Başkanı Mehmet Ağar, Bürokratik oligarşi ile hareket etmişlerdir.
Aynı günün akşamı Genelkurmay Başkanlığı internet sitesine, daha sonra "e-muhtıra" olarak anılacak bir basın açıklaması konuldu. Türk Silahlı Kuvvetleri'nin (TSK) açıklamada "laikliğe aykırı" olduğunu belirttiği bir dizi olayı sıraladı ve cumhurbaşkanlığı seçiminde laikliğin tartışılmasını "endişeyle izlediğini" belirtti. Seçimlerde laikliğin tartışma konusu yapıldığı ve Genelkurmayın bu konuda taraf olduğu vurgulandı.
27 NİSAN E- MUHTIRASINA İLK KARŞI ÇIKAN VE BİLDİRİ YAYINLAYAN LİDER MUHSİN YAZICIOĞLU’DUR
27 Nisan E- Muhtıra verilmesinin nedeni Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığına adaylığını koymasıydı. BBP demokrasi adına TBMM de olmamasına rağmen dışardan Abdullah Gül’e destek verdi.
Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt’ın kaleme aldığı, açıkça demokrasiye bir müdahale olan, 27 Nisan 2007’deki e–muhtıraya, hükümetten önce karşı çıkarak sürdürmüş ve antidemokratik e–muhtıraya ilk karşı çıkan siyasi lider olmuştur. E – muhtıra ile Türkiye sarsıldı. Siyasi partiler içinde ilk tepkiyi Büyük Birlik Partisi verdi. Genel Başkan Muhsin Yazıcıoğlu, "Bildiri TSK'ya zarar verdi!" diyordu.
BBP lideri 28 Şubat’ta olduğu gibi Türkiye’nin oligarklarına bir kez daha çok net bir tavır koymuş karşı çıkmıştır. Yazıcıoğlu bu milli iradeden yana olan demokratik çıkışıyla darbe peşinde koşan militarist kesimlerin önünü kesmiştir, oyunlarını bozmuştur.
Ara rejim hesabı yapanlara, “Meclis'i devre dışı bırakacak her türlü iktidar formülünü gayri meşru ve hukuk dışı ilan ediyorum.” uyarısında bulunuyordu. Gece yarısı bildirisinde yer alan gerekçeleri ise inandırıcı bulmuyor: “Kur'an – ı Kerim okuma yarışmalarını, kız çocuklarının ilahi okumasını, okul müdürlerinin Kutlu Doğum kutlamalarına katılmalarını rejim tehlikesi görmek, gerçekte en büyük milli tehlikelerden biridir.” diyordu.
Yazıcıoğlu 28 Şubattaki zihniyetin devamı olan Neo – BAAS’cılara Türkiye’nin teslim olmayacağını bu karanlık ve faşist anlayışın toplumda asla kabul bulmayacağını üzerine basa basa söylüyordu.
Orduya görev ve sorumluluk alanını hatırlatarak milletimizin gönlünde taht kuran liderimiz Muhsin Yazıcıoğlu idi. O, dönemde oynanan oyunlara, kendilerini millet iradesinin üstünde gören atanmışların tavırlarına karşı herkesin şok yaşadığı bir demde, en sert eleştiriyle karşılık veren Yazıcıoğlu, bu toprakların milli şuur ve tarih bilincini bir kere daha ortaya koymuştur.
VESAYETÇİ ÇEVRELERİN KONTRLÜNDE OLAN AYM
AYM 1 Mayıs'ta verdiği kararla, cumhurbaşkanlığı seçimi sırasında Meclis Genel Kurulu'nda en az 367 milletvekilinin bulunması gerektiğine hükmetti ve Meclis'teki birinci tur oylamayı iptal etti 6 Mayıs'ta yapılan iki yoklamada da, CHP milletvekilleri Genel Kurul salonuna girmedi, toplantı yeter sayısı (367) bulunamadı, 11. Cumhurbaşkanı seçilemedi.
AKP grubunun teklifi sonucu TBMM’nde alınan karar ile Cumhurbaşkanlığı seçimi, yapılacak Milletvekili Genel Seçiminden sonraya bırakıldı. Ve Sezer yeni Cumhurbaşkanı seçilinceye kadar Çankaya Köşkünde oturmaya devam etti. TBMM aldığı bu seçim kararı ile birlikte çok önemli ve reform niteliğinde olan çok önemli bazı kararlara da imza attı. Anayasa’da önemli bazı değişiklikler yapıldı. Cumhurbaşkanının TBMM tarafından değil, doğrudan halk tarafından ve iki turlu bir seçim ile seçilmesini kararlaştırdı. Ayrıya Cumhurbaşkanlarının görev süresi yedi yıldan beş yıla indirildi ancak iki sefer seçilebilmesinin de önü açıldı. Milletvekili Genel Seçimlerinin süresinin beş yıldan dört yıla indirilmesini öngören bir madde de TBMM tarafından kabul edildi.
Bu değişiklikler arasında bu dönem krize yol açan uygulamanın da bütünüyle çözülmesi için toplantı yeter sayısının tüm işlemler için ‘’üçte bir çoğunluk’’ olarak netleştirilerek muğlaklıktan kurtarılması yer aldı. Bu çok önemli değişiklikleri içeren paket, TBMM’nde 376 oyla kabul edildi.
Ancak yeni cumhurbaşkanı seçilemediği için görev süresi dolmasına rağmen görevini sürdüren Ahmet Necdet Sezer, yapılan bu önemli değişiklikleri “rejimi sıkıntıya sokar” diyerek veto etti. Değişiklik paketi Meclis’te bir kez daha görüşüldü ve hiçbir değişikliğe uğramadan bu sefer de 370 oy alarak kabul edildi. Cumhurbaşkanı Sezer, yeniden önüne gelen bu değişiklik paketini, artık veto hakkı bulunmadığı için onayladı ancak Anayasa Mahkemesi’ne başvurarak iptal davası açtı. Anayasa Mahkemesi 5 Temmuz’da verdiği kararla Cumhurbaşkanlığının iptal taleplerini reddetti. Alınan karar sonucu bu kargaşa arasında 22 Temmuz’da erken seçime gidildi.
ANAP VE DYP DEMOKRASİYE İHANET ETMİŞTİR
Erken seçim öncesi gelişmeler de çok ama çok ilginçti. AKP iktidarında Milli Eğitim Bakanlığı ve Kültür ve Turizm Bakanlığı yapan Erkan Mumcu 2005 yılında AKP’den ayrılarak Anavatan Partisi'nin başına geçmişti.
Erkan Mumcu’nun ANAP’ı ile Mehmet Ağar’ın DYP’si seçim öncesi birleşme konusunda uzlaşmaya çalışıyorlardı ve hatta uzlaşmışlardı. Eğer ANAP ve DYP, Demokrat Parti çatısı altında birleşebilseler, anketlere göre AK Parti TBMM’de tek başına iktidar olamıyor, hatta bir ihtimal Demokrat Parti ana muhalefet partisi haline gelebiliyordu. Ancak ne olduysa oldu, birleşme son anda suya düştü, Erkan Mumcu’nun ANAP’ı aday listelerini zamanında veremediği için seçime giremedi
Erkan Mumcu, bugüne kadar neden konuşmadığı yönündeki soruya "2007-2014 arası karartmaya maruz kaldım, asıl sorun konuşacak mecra bulamamak" yanıtı verdi.
Eski Bakan, ANAP-DYP işbirliğinin bozulması sürecinde İçişleri eski Bakanı Mehmet Ağar'ın şantaja uğradığına inandığını söylerken, Ağar'ın bu sayede Susurluk davasından kolay yolla kurtulduğunu iddia etti.
MHP, DEMOKRASİ DÜŞMANLARININ OYUNUNU BOZDU, MUHSİN YAZICIOĞLU DEMOKRASİYE SAHİP ÇIKTI
22 Temmuz 2007 Genel seçimlerinde bu kez barajı aşan Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) de 71 milletvekili ile meclise girdi. Yeni oluşan TBMM ilk toplantısını 4 Ağustos’ta yaptı. Gündemdeki ilk konu olan TBMM Başkanlığına AK Parti Zonguldak Milletvekili Köksal Toptan bazı muhalefet milletvekillerinin de desteğiyle ilk turda 450 oy alarak 9 Ağustos’ta TBMM Başkanı olarak seçildi.
Seçim öncesi yaptırılmayan 11. Cumhurbaşkanlığı seçimi, gündemin 2. Sırasında bulunuyordu ve burada kilit parti konumunda ise MHP vardı. Devlet Bahçeli, Cumhurbaşkanlığı seçiminde TBMM’ne gireceklerini, partilerinden bir aday göstererek destekleyeceklerini açıklayınca, düğüm çözülmüş oldu. CHP aynı tavrında ısrarcı olarak yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimlerine katılmayacağını açıkladı. AK Parti, Abdullah Gül’ü yeniden aday olarak gösterirken, MHP ise Sabahattin Çakmakoğlu’nu Cumhurbaşkanlığına aday olarak gösterdi.
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'nin "AKP kimi isterse aday gösterebilir. Biz Meclis'e gireriz, 367 sorunu yaşanmaz" açıklamasıyla kriz çözüldü.
Hiçbir adayın 367 sayısına ulaşamadığı ilk iki turun ardından AKP Kayseri Milletvekili Abdullah Gül, 28 Ağustos’ta yapılan üçüncü tur oylamada, 339 oy alarak Türkiye Cumhuriyeti’nin 11. Cumhurbaşkanı olarak seçildi. İlk turda 341, ikinci turda 337 oy alan Abdullah Gül; 448 milletvekilinin katıldığı seçimin üçüncü turunda 339 oyla 11'inci Cumhurbaşkanı seçildi.
İki karanlık Mehmet’ten biri olan DYP lideri Mehmet Ağar, seçim günü sonuçların çok az bir kısmının açıklanıp Demokrat Parti’nin baraj altında kalacağının anlaşılması üzerine, partisinin genel başkanlığından istifa etti. Hürriyet Gazetesi genel yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök’e yaptığı 25 Temmuz 2007 günkü gazetede yer alan açıklamada ise, bu başarısızlığın sebebini şöyle açıkladı:
“Cumhurbaşkanlığı seçimi sırasında salona girmeyerek büyük bir hata yaptık. Vatandaş bu tavrı benimsemedi. Bu hatayı bütün seçim kampanyası boyunca tamir edemedik. Sonuç ortada. Öyle 24 saat düşünmeme gerek yoktu. Milletin iradesi böyleyse karşısında durulmaz. ’Başarısız olursam derhal giderim’ demiştim. Bu sözümün arkasında durdum.”
Sivas’tan bağımsız milletvekili olarak seçilen Liderimiz Yazıcıoğlu Abdullah Gül’ün adaylığına oy vererek seçilmesine katkı sunuyordu. Gül ile aynı fikirlere sahip olmamasına rağmen demokrasi dışı arayışlarda bulunan odaklara vesayetçi çevrelere bürokratik oligarşiye karşı tavrını sivil iradeden yana koyarak göstermiştir.
Muhsin Yazıcıoğlu Türkiye’nin milli direnç merkeziydi, meclisin sigortasıydı.AKP HÜKÜMETİ KUMPASLARA DESTEK VERDİ
Ergenekon, balyoz soruşturmalarını AKP hükümetinin 17 – 25 Aralık sonrası hükümete “komplo kurmakla, darbe” yapmakla suçladığı, “vatan haini, casus çete haşhaşi paralel yapı” vb. suçlamalarda bulunduğu eski müttefiki Cemaat ile yapmıştı. Ve şimdi, bu ekibin kötü siciline dikkat çekenlerin hepsi o zaman sıkı bir Ergenekon soruşturması destekçileri idiler.
Yargı yoluyla, sahte delillerle, komplolarla TSK'yı çete gibi gösteren yargı yoluyla onlara hapislere attıran paralel yapının destekçisi AKP hükümeti idi. Dönemin Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan, Cemaat için “paralel yapı milli orduya kumpas kurdu” dedi. AKP ideologlarından Akdoğan, Cemaati suçlamış hükümetlerini ise masum göstermeye çalışmıştır.
Ergenekon vb. tartışmalı davalarda izledikleri yol ve yöntemlerle Gülenist Cemaat ülkeye büyük kötülük yapmıştır. AKP 19 yıldır bu davalarla kendisinin ilgisi olmadığını iddia ederek kendini aklamaya çalışmakta ve bütün olumsuzlukları şimdi o süreçte yanında olan büyük destek veren Cemaatin üzerine yıkarak işin içinden sıyrılmaya çalışmaktadır. Ama kendilerini kurtarmazlar, beraber yaptılar bütün operasyonları.
Ergenekon vb. davalarda bir sürü insan haksız yere mağdur edilmiş yargısız infaza uğramıştır. 2007 – 2012 yılları arasında kumpasa davalarına gereken özen gösterilmemiş, suçluların yanında masum insanlarında hayatları karartılmıştır.
Suçluların yanında suçsuz insanlarda uzun yıllar hapis yapmıştır. 2002 – 2007 yılları arasında TSK içinde darbe planları yapanlarla bu planlarla alakası olmayan ve hatta birbirlerini hiç tanımayan insanlar bu davalarda yargılanmışlardır.
Basında Ergenekon davası olarak yer alan bu süreçte onlarca isimsiz, imzasız ihbar mektupları yer almıştı. Bu isimsiz ihbar mektupları yüzünden birçok kişi gözaltına alınmış, tutuklanmış, davalar açılmıştı. Bu ihbar mektuplarının bazıları da asılsız, gerçek dışı tamamen kurgulanmış ve masa başında hazırlanan düzmece ve sahte oldukları da ortaya çıkmıştı.
CEMAAT, DEVLETİN KILCAL DAMARLARINA KADAR GİRMİŞTİR
AKP hükümetinin gayriresmi eski ortağı, “Cemaat” denen Gülenist yapı da boş durmamış, siyasal iktidardan aldığı destekle emniyette, orduda, yargıda kadrolaşmış, en hassas yerleri, özellikle emniyette (İstihbaratı) ele geçirmiştir. 2005-2014 arası devlette altın yıllarını yaşamışlardır. Ergenekon vb. birçok davalarda kumpaslar kurmuşlar, sahte deliller üretmişler, delilleri karartmışlar, asılsız, sahte, gerçek dışı ihbar mektuplarıyla itibar suikastleri yapmışlardır. Bu kumpasları yaparken en büyük destekçileri AKP iktidarıydı.
28 Şubatçıların kirli yol ve yöntemlerini, AKP hükümetinin 12 yıl boyunca “hizmet hareketi” dediği (2014’ten itibaren yollar ayrılınca FETÖ dediği) kamuoyunda “Cemaat” olarak bilinen, kriminal yapıya dönüşen, kirli ve karanlık yapının polisleri, savcıları, hakimleri yapmıştır.
AKP-Cemaat ittifakı, AKP’nin kurulma sürecinden önce başlamış, 2013 yılına kadar devam etmiştir. AKP’nin en iyi arkadaşı, en iyi dostu ve en iyi müttefiki ‘cemaat’ olmuştur. AKP ile Gülenist yapılanma, her alanda iş birliği yapmışlar, Türkiye’nin kaderiyle oynamışlardır. AKP-Cemaat koalisyonu (AKP’nin dar oligarşik kadrosu ile cemaatin kripto oligarşik kadrosu) uzun bir dönem birlikte hareket ettiler.
Cemaat mensubu Polisler ,savcılar, AKP hükümetinin bilgisi dahilinde operasyonlar yaptılar. Şimdi cemaati suçlayarak “bizim haberimiz yoktu, onlar yaptı” demeleri siyasi ahlaksızlıktır.
Son 13 yıldır, “Haşhaşi, çete reisi, alim müsveddesi, içi boş vaiz, sahte veli, yalancı peygamber, paralel devletin başı, İsrail uşağı, maşa, ABD’de esir, kaset şantajcısı ve tele kulakçı casuslar, darbeciler, tuzluklar, paralel çete, fetö/PDY” daha neler neler…
Bu tür ifadelerle yıllarca iç içe oldukları, birlikte her türlü işi yaptıkları, beraber kumpasları gerçekleştirdikleri cemaat ve cemaat mensuplarına suçlamalarda bulundular. Cemaate ve onun liderine övgü dolu ifadeler kullananlar, araları iktidar çatışması yüzünden açılınca her türlü yakıştırmayı yaptılar.
Gülen hareketinin ortağı AKP bir zamanlar “Cemaat”, şimdi “Fetö” veya ‘terör örgütü’ dediği yapıyı korumuş ve himaye etmiştir. Gülenizm Özal döneminin ve Neoliberalizmin ürünüdür. Özal ile büyümüş AKP ile “Güç zehirlenmesi” yaşamış, Devleti işgale yeltenmiştir. Gülenist hareket en büyük gücünü AKP iktidarı döneminde yakaladı. Devletin kayıtlarına artık “PDY” diye giren Gülenizm AKP hükümetinin eseridir.
AKP ve Erdoğan devletin kılcal damarlarını ele geçiren Gülenizmin en büyük müttefiki olmaktan dolayı suçludur. “Aldatıldık, yanıldık bilmiyorduk” diyerek cemaat/ Gülenist yapı ile suç ortaklıklarını aklayamazlar. Gizleyemezler.
AKP KUMPASÇI SAVCI ALMAN DEVLETİNİN KORUMASI ALTINDA OLAN ZEKERİYA ÖZ İÇİN “KARARGAH SAVCISI DEĞİL HALKIN SAVCISI” DEMİŞTİ
AKP Genel Başkanı Erdoğan, Ergenekon, Balyoz, Oda tv. vb. davalarda içeri alınan, şimdi, “Kumpas kurbanı dediği” asker ve sivillerle ilgili: “Durup dururken yoldan geçeni almıyorlar” diyerek operasyonlara açık destek vermişti. Erdoğan, 16 Temmuz 2008 günü, Ergenekon davasında “hukuksuzluklar var, kumpaslar var” diyen kesimlerin eleştirilerine karşı çıkarak savcı Öz gibi cemaat savcılarına sahip çıkmış, “İddia makamı millet adına oradadır. Eğer bu anlamda savcılıksa, evet savcıyım” diye yanıt vermişti.
Ergenekon soruşturmaları esnasında savcılara yönelik eleştiriler artınca Zekeriya Öz'ü ve soruşturmayı yürütenleri savunmuş, İtalya'daki "Temiz Eller Operasyonu"na atıfta bulunarak: "İtalya’da temiz eller olduğu zaman İtalya’yı Türkiye’ye örnek gösterenler, lütfen şu anda da Türkiye’de temiz eller operasyonunu yapanlara saygı duysunlar" şeklinde ifadeler kullanmıştır. Ayrıca Öz'e tehditler yapıldığı dönemde kendisine Başbakanlık tarafından zırhlı makam aracı tahsis edilmiştir. Erdoğan "Ben bu davanın savcısıyım" diyerek Öze destek vermiştir.
Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç da dalga dalga gelen Ergenekon operasyonlarının gölgesinde, cemaatin haftalık yayın organı Aksiyon dergisine verdiği söyleşide; düzmece delil ve gizli tanıklarla yürütülen Ergenekon ve Balyoz davalarında verilen kararlara destek vermiş, özel görevli yargıç ve savcıları övmüş; “Onlara bütün Türkiye’nin demokrasi adına büyük bir borcu var” demişti.
Yine Bülent Arınç, o dönem bir televizyon programında “Türkiye iyi bir noktaya gidiyor. Bu sıkıntılar, sancılar bir taraftan doğum sancısıdır. Bir taraftan da bağırsakların temizlenmesidir” demişti.
CNN Türk kanalında 23 Nisan 2016 Cumartesi günü yayınlanan Güne Merhaba adlı programda Ergenekon davası için 8 yıl önce “Türkiye bağırsaklarını temizliyor” diyen Bülent Arınç, 23 Nisan 2016 günü Yargıtay'ın Ergenekon davasında hükmü bozmasını, iyi bir karar olarak değerlendirdi.
MUHSİN YAZICIOĞLU: KİMSE KENDİNİ SAVCI VE HAKİM YERİNE KOYMASIN
Davaya Ergenekon ismi verilmesi iddianamede ele geçirilen deliller arasında yer alan “İstanbul 29 Ekim 1999 Ergenekon Analiz Yeni Yapılanma Yönetim ve Geliştirme Projesi” başlıklı belgeden ötürüdür. Savcılar bu belgeden yola çıkarak Ergenekon isimli bir örgüt olduğuna hükmetmişlerdir. Davaya bu yüzden “Ergenekon Davası” demişlerdir. Devam eden aralarında emekli subaylar, gazeteciler, yazarlar, siyasiler, akademisyenler olmak üzere bir- çok meslekten yüzlerce insan yargılanmıştır.
Bugün gelinen süreçte, Ergenekon vb. davalardaki “ihbar mektupları” nın asılsız olduğu, delil denen şeylerin önceden üretilmiş, sahte belgeler olduğu ve özel kozmik odalarda hazırlandığı ortaya çıkmıştır. Hazırladıkları kumpaslarla komplolarla senaryolarla kirli yol ve yöntemlerle insanların hayatlarını karartan, istikballeri ile oynayan, “kişilik suikasti” yapan alçaklar yalanları, dolanları ortaya çıkınca, bir çoğu Pensilvanya’ya, Kanada’ya, Batılı ülkelere, Afrika vb. yerlere kaçmıştır.
2007 -2012 yıllarında Ergenekon ve Balyoz’da meselenin özünü perdeleyen hukuki çok büyük yanlışlar yapılmıştır. Adalet duygusunu zedeleyen kamu vicdanını fena halde rahatsız eden akıl ve izan dışı kirli yol ve yöntemlerle "itibarsızlaştırma" mekanizması işletilmiştir.
Ergenekon dava süreci doğru işlememiştir. Evet, davada yargılananlar arasında demokrasi dışı arayışlarda bulunan, BAAS zihniyetli, askeri vesayeti savunan milli ve yerli değerlere düşman bazı çevrelerin mensupları vardır.
Ancak bunun yanında, vatanını milletini seven, demokrasiye ve milli iradeye bağlı MDD’ci, vesayetçi olmayan, hak, hukuk, adalet çizgisinden ayrılmayan, sivil siyaseti ve özgürlükçü demokrasiyi savunan bir çok insanda, Ergenekon davasına kirli yol ve hukuk dışı yöntemlerle sokulmuştur.
Muhsin Yazıcıoğlu hazırlanan iddianame ve yargılama süreci ile ilgilide bir devlet adamına yakışır bir şekilde AKP hükümetine ve adalet’e önemli uyarılarda bulunuyor ve kısaca şunları söylüyordu:
“Ortada 2500 sayfalık bir iddianame var, yeni ek iddianamelerde hazırlanıyor. Hukuki süreç devam ediyor, kim olursa olsun herkes hukuka, yargıya saygı göstermelidir. Devam eden dava sürecinde artık gün geçtikçe dava magazinleştiriliyor. Müthiş bir dezenformasyon yaşanıyor. Her taraftan bilgi kirliliği pompalanıyor. Dava özünden saptırılıyor. Bu davayla ilgili gerek soruşturma safhasında, gerekse mahkeme safhasında savcılara yargıçlara devlet kurumlarına ve herkese büyük görev düşüyor”
Muhsin Başkan bir konuşmasında “Kimse Kendini Savcı Ve Avukat Yerine Koymasın” diyerek AKP hükümetini ve CHP’yi eleştiriyordu. Muhsin Yazıcıoğlu AKP ve CHP’nin devam eden bu dava ile ilgili taraf olmalarını doğru bulmuyordu. Hukukun siyasallaşmasına karşı çıkıyordu. Demokratik hukuk devletine yakışır bir şekilde davanın sonuçlandırılmasından yanaydı. İktidar ve ana muhalefetin yaklaşımlarının devam eden davaya gölge düşürdüğünü, bu kritik süreçte kaotik yaklaşımlarda bulunmanın doğru olmadığını, hem siyasilerin hem de bu davayı yürüten savcı ve hakimlerin çok dikkatli olmalarını her kesin sorumlu ve sağduyulu davranmasını istiyordu ve düşüncelerini şu şekilde ifade ediyordu:
“Bir operasyon yapılır yapılmaz bir kesim bunları suçlu ilan ediyor ve "terör örgütü" olarak görüyor. Bir kısmı da kahraman ilan ediyor. Şimdi iktidar partisi "Ben savcıyım" diyor, ana muhalefet "Ben avukatlarıyım" diyor. Hâlbuki hukuk devletinde ne hükümetin savcı ne de ana muhalefetin avukat olma hakkı vardır. Kimsenin suç işleme imtiyazı olamaz, hukuk herkese dokunmalıdır. Eğer demokratik sisteme ve meşru hükümete karşı bir darbe girişimi varsa soruşturma, kovuşturma ve mahkeme safhalarının gereği yapılacaktır. Ama bunlar yapılırken temel insan haklarına riayet, hukuka riayet şart. Öyle okey masaları etrafında darbe yapma, demokratik nizama, sandıktan gelen iradeye karşı demokrasi dışı müdahale planları ve konuşmaları geride kalmalı. Böylesi bir yapılanma varsa, tabii ki yargı yolu açılacak ve mahkemeler gereğini yapacaktır. Kimse yargısız infaz yapmasın, kimse de "niye yargı yolu açıldı" diye itiraz etmesin. Orduyu seviyorsak siyasete alet etmemeliyiz”
MUHSİN YAZICIOĞLU : AT İZİ İT İZİNE KARIŞMIŞTIR
Muhsin Yazıcıoğlu bu davada yargılanan bazı emekli ve muvazzaf ordu mensupları yüzünden TSK’nın yıpratılmamasını istiyordu. Muhsin Yazıcıoğlu’na göre bu dava Türkiye için bir sınavdı. Darbeciliğin vesayetçiliğin son bulduğu, hukuk devletinin hâkim olduğu aydınlık bir Türkiye için bu davanın hukuka, uygun adil ve adaletli yapılması önemliydi.
Muhsin Yazıcıoğlu’na göre “Ergenekon Davasında At İzi İt İzine Karış”mıştı. Yazıcıoğlu’na göre Şanlı Türk Tarihinde önemli bir yeri olan Ergenekon isminin demokrasi dışı arayışlar içerisinde bulundukları için yargılanan kişilerin davasına verilmesi son derece yanlış olmuştur. “Darbeci, cuntacı, mafyacı, çeteci oldukları iddiasıyla haklarında soruşturma açılan ve yargılanan insanlarla Ergenekon isminin yan yana getirilmesi toplumsal ve kültürel açıdan zararlar vermiştir.
Ergenekon bir efsanedir… Efsaneler ise bir milletin ortak hafızasıdır. Efsaneler ve destanlar sayesinde o toplumun ortak geçmişi yeni nesillere aktarılır”
Muhsin Yazıcıoğlu bazı gazetecilerin Ergenekon operasyonları ve Ergenekon ile ilgili sorularına şöyle cevap vermiştir:
“Bir operasyon yapılır yapılmaz bir kesim bunları suçlu ilan ediyor ve “terör örgütü” olarak görüyor. Bir kısmı da kahraman ilan ediyor. Şimdi iktidar partisi “Ben savcıyım” diyor, ana muhalefet “Ben avukatlarıyım” diyor. Hâlbuki hukuk devletinde ne hükümetin savcı ne de ana muhalefetin avukat olma hakkı vardır. Kimsenin suç işleme imtiyazı olamaz, hukuk herkese dokunmalıdır. Eğer demokratik sisteme ve meşru hükümete karşı bir darbe girişimi varsa soruşturma, kovuşturma ve mahkeme safhalarının gereği yapılacaktır. Ama bunlar yapılırken temel insan haklarına riayet, hukuka riayet şart. Öyle okey masaları etrafında darbe yapma, demokratik nizama, sandıktan gelen iradeye karşı demokrasi dışı müdahale planları ve konuşmaları geride kalmalı. Böylesi bir yapılanma varsa, tabii ki yargı yolu açılacak ve mahkemeler gereğini yapacaktır. Kimse yargısız infaz yapmasın, kimse de “niye yargı yolu açıldı” diye itiraz etmesin. Orduyu seviyorsak siyasete alet etmemeliyiz”.





Kaynak: Yeni Çağ Gazetesi — https://www.yenicaggazetesi.com/hakki-oznur-muhsin-baskan-oligarsi-ile-vesayetci-cevrelerle-mucadele-etti-1078019h.htm
